Hakkımda

Fotoğrafım
gelip geçerken kancasız oltama takılanlar;

17 Haziran 2016 Cuma

KITLIK...

KITLIK

Öte'denBeri yaşadığımız en büyük kıtlık; 
sevgi, 
saygı 
ve güven 
kıtlığı mıdır? 


"Hayati önemdeki bir meslek tercihinin de, hafta sonunu nasıl geçireceğimiz ile ilgili küçük, gündelik tercihlerinde bir fırsat maliyeti mutlaka vardır. Daha da genelleştirirsek, her tercih ya da seçimimizin bir fırsat maliyeti olduğunu söyleyebilirim. Böyledir çünkü aslında bütün tercihlerimiz temelde, kısıtlı bir kaynaklarla (paramız, gelirimiz gibi) alternatif kullanımlar arasında daraltmaya ilişkin kararlardır. Esasen insan hayatı da özünde, irili ufaklı tercihlerin (ve vazgeçişlerin) sürekli birbirini izlediği bir kararlar silsilesinden ibaret olarak görülebilir.

Bu kararların bir kısmını, fazla hatta neredeyse hiç düşünmeden, adeta otomatik biçimde; alışkanlıklarımız, içgüdülerimiz ya da duygularımız/zaaflarımız yahut reflekslerimiz vasıtasıyla alırız. Günlük hayatta karşımıza çıkan çeşitli alternatifler arasında tercih kararlarının çoğunu öğle yemeğinde ne yemeli; sinemaya mı gitmeli, o kitabı mı okumalı benzeri tercihlere ilişkin kararlar gibi alırız.. 

Kıtlık, insan isteklerinin, bu istekleri tatmin etmek için gerekli mal ve hizmetleri üretmekte kullanılacak kaynaklardan fazla olması nedeniyle ortaya çıkar. Bu nedenledir ki, gerçek yaşamda  istediğimiz her şeye sahip olamayız. Kıtlık yaşamın bir gerçeğidir ve dünyanın her yerinde söz konusu olan bir sorundur. 


Bir şeyi elde etmek için veya bir isteği tatmin etmek için vazgeçilen en iyi alternatiftir. İstekler ile ihtiyaçlar aynı şeyler değildir. İstekler, gelir sınırsız iken tatmin edilmek istenen duygular iken; ihtiyaç sınırlı gelirle tatmin edilmek istenen duygulardır."

kırık kalem sus pusundan çala kalem "merhaba"

 e bu küslük nereye kadar,
 bu yalnızlık...
 koyver gitsin,
 yol ver gitsin,
 boş ver gitsin halleri nereye kadar...
 el ver gelsin artık,
 yine yine yeniden selam dünya,
 merhaba...

5 Aralık 2014 Cuma

Marie-Olympe-de-Gouges

Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verilmesi ,
-5 Aralık 1934-
ATATÜRK' ün
siyasal ve toplumsal devrimlerinden biridir.

Fransız Devrimi sırasında Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesini yayınlayan ve yayınladığı bir yazının kralcı görülmesi nedeniyle de idam edilen Olympe de Gouges kadınların seçme hakkı için mücadele veren ilk modern savunucudur.

Marie-Olympe-de-Gouges

DİDEROT- 5 Ekim 1713 - 31 Temmuz 1784

                    “yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin faydası ise sonsuz ve ölümsüz”

"Güler yüzle söylenen bir yalanı bir anda yuttuğumuz halde,
acı gerçeği ancak damla damla yutarız."

Kuşkucu gezintiler
Sağır ve dilsizler hakkında mektup
Doğanın yorumlanması üzerine düşünceler
Filozofça Düşünceler
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.
.

Genco Erkal: "Bir delinin hatıra defteri"

Öte'denBeri, lal olmuş gelir dilim, bu sesleri duyup, bu delikanlı yüreklere şahit oldukça,  gençliğimden, nefesimden utanırım...

77 yaşında bir cevher, isyan ediyor, çığlık çığlığa  bir başlıkla yazılıyor,
dilinden düşenlerle,  
"Susulacak zaman değil!"
 
Nazım' ın mısralarının ruh bulduğu sesinden ölümsüz şiirler dinledim çok şükür bi zaman kara memleketimde "memleketimden insan manzaraları" başlığı altında..


50 yıl aradan sonra 'Bir Delinin Hatıra Defteri'i yeniden sahneleyecek usta oyuncu Genco Erkal. Her darbeyle güçlenerek yeniden ayakta kalma direncinin arttığını söylüyor Erkal. "Ben öyle de oynarım, böyle de, sokakta da oynarım. Tiyatro benim için bir yaşama biçimi, onsuz bir yaşam düşünemiyorum. Belediye, Kültür Bakanı ya da aileden biri dokunmaya kalkarsa müthiş bir güçle isyan ediyorum" diyor.

26 Kasım 2014 Çarşamba

Bir Parça / John Keats

Şairin mezar taşına yazılmasını istediği sözler,
Öte'denBeri dilimde, işte geldik gidiyoruz iz bırakmadan der gibi..

”Here lies one whose name was writ in water.” /
“Burada adı suya yazılmış olan biri yatmaktadır.”


BİR PARÇA
Nerededir Şair? Gösterin onu! Gösterin
Dokuzuna ilhamdır!
Ben de onu bir yerden bilebilirim!
Bu kişi bir diğeriyle eşittir;
O kişi bir kralsa da, dilenciler kavminde en fakir de olsa,
şaşılası bir başka şey olsa ya da.
Bir insan maymunla Eflatun arasında kalabilir pekala;
Bu kişi bir kuşla; Çalıkuşu yahut Şahin
Çıkabilir tüm içgüdüleri bulmaya...
Duymuştur hali hazırda aslanın kükrediğini
Ve anlatabilir coşkun gırtlağının söylemek istediklerini
Onun için kaplanın haykırışı açık seçiktir
Ve üşüşür kulağına anadil misali.
John Keats

24 Kasım 2014 Pazartesi

Çığlık-Boğuntu / Edward Munch

Öte'denBeri bana göre  acının rengi olan siyah ve kırmızı can vermiş Çığlık adlı tablosuna Edward MUNCH' un. Öyle değilmidir gerçekten; boğulduğumuzu hissettiğimiz çığlık anlarında gözümüz kararmaz, yüzümüz kızarmaz mı?

Munch, “Dışavurumculuk” akımının öncülerinden sayılır ve 1893 tarihinde yaptığı karton üzerine pastel çalışılmış, 84cmx66cm  botyutlarında bir tablo olan Çığlık ressamın en önemli eseri olarak görülüyor sanat çevrelerince. 

Munch'ün günlüğü ele alınırsa bu resim Nice'den etkilenerek yapılmıştır. Günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir. Bu sırada güneş batmaktadır ve gökyüzü kan kırmızısı rengindedir. Munch kendini yorgun hissetmiş ve trabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir. Bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini günlüğünde dile getirir Munch. Bu resmi yaptığı sırada hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür. Amerikan sanat tarihçisi Robert Rosenblum'a göre bu resimdeki insan figürünün yüzü Paris'teki Musée de l'Homme'da bulunan Peru'dan gelmiş olan mumyanın yüzünden etkilenerek yapılmıştır.

Çığlık(Skrik) / Boğuntu
 

22 Kasım 2014 Cumartesi

Auschwitz..

Öte'denBeri soy-sop kavgası yapanlarla kavgamız...Bitmeyen, bitemeyen kavgamız...

İlk kurulan ana kamp Auschwitz I Polonya'nın Krakow şehrinin 60 km batısında, küçük bir şehir olan Oswiecim'in güneybatısında,Auschwitz II Oświęcim'in 3 km batısında Brzezinka (Birkenau) köyünde, I.G.Farben, Krupp, Siemens gibi fabrikalar için yapılan Auschwitz III ise Oświęcim doğusunda Monowice (Monowitz) köyünde inşa edilmiştir.
                            Auschwitz-Birkenau Alman Nazi Toplama ve İmha Kampı (1940-1945)
Auschwitz-Birkenau'ya tüm Avrupa'dan 1,3 milyon insan yerleştirilmiştir.Bunların, 1 milyonu Yahudi olmak üzere 1,1 milyon insanın öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Yaklaşık 900.000 kişi kampa geldikleri anda doğrudan gaz odalarına gönderilmiş ya da vurularak öldürülmüştür. Kalan 200.000 kişi, hastalık, eksik beslenme, kötü muamele, tıbbi deneyler nedeniyle ve daha sonra gönderildikleri gaz odalarında ölmüştür. Ortalama 6 ay içinde ölen tutsaklar, en ağır şartlarda günde en az 10 saat çalıştırıldılar. Gaz odalarına gönderilirken, saç kesme, ceset toplama, yakma gibi işlemleri de yine kendileri yapıyorlardı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Auschwitz, eski adıyla Oscwinchim, yarısı Yahudi olan 14 bin kişinin yaşadığı sakin bir kasabaydı. Auschwitz ismi, Holokost sürecinde kurban olanların ve dolayısıyla II. Dünya Savaşı'ndaki Nazi dehşetinin sembolü olmuştur. Bu kamplarda, Yahudi, Roman, Eşcinseller gibi Nazilerin düşman ilan ettikleri gruplar başta olmak üzere 6 milyon kişi ölmüştür.
1979 yılında UNESCO'nın İnsanlığın Kültür Mirası listesine eklenen bu iki kampın kalıntıları ve Yahudi mezarlığı, Auschwitz-Birkenau Devlet Müzesi ve Holokost anma mekânı olarak kamuya açılmıştır.

Ursula K. Le Guin: Direniş sözcüklerin sanatında başlar

“Işık karanlığın sol elidir
ve karanlıksa ışın sağ eli
ikisi birdir,
Yaşam ve ölüm, yatarlar
Birlikte kemmerdeki aşıklar gibi,
İki el birbirine kavuşmuş gibi
Sonuç ve yol gibi.”

ABD’nin en prestijli kitap ödüllerini veren Ulusal Kitap Vakfı (National Book Foundation), bu yılki Amerikan Edebiyatı’na Olağanüstü Katkı Madalyası'nın Ursula K. Le Guin’e verileceğini duyurmuştu. Yazar ödülünü, 19 Kasım 2014 tarihinde New York’ta yapılan 65. Ulusal Kitap Ödülleri (National Book Awards) töreninde Neil Gaiman’ın elinden aldı.

Le Guin'in ödül töreninde yaptığı konuşmadan  Öte'denBeri ruhu ile örtüşen kesitleri misafir ediyorum burada..

"Hayatlarımıza ilişkin alternatifleri görebilen, korku mağduru olmuş topluma ve onun saplantılı teknolojilerine alternatif var oluş biçimleri konusunda arka çıkan ve hatta umutlu olmak için gerçek dayanaklar hayal edebilen yazarların seslerini özlediğimizde bizi zor zamanlar bekliyor olacak. Özgürlüğü hatırlayabilen yazarlara ihtiyacımız olacak. Şairlere, hayalperestlere – daha geniş bir gerçekliğin gerçekçilerine. "
"Her türlü insan gücüne direnilebilir ve her güç insanlar tarafından değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu zaman sanatta başlar ve çoğu zaman da bizim sanatımızda başlar – sözcüklerin sanatında."

Ursula K. Le Guin

20 Kasım 2014 Perşembe

Guernica / Pablo Picasso

Öte'denBeri savaşa buz kesilir, barışa güneş açarız... 
Guernica; Picasso'nun sesinden, gözümle duyduğum, çok sesli, kömür karası  bir AĞIT!

"İspanya'nın mücadelesi, insanlara, özgürlüğe yapılan saldırıya karşıdır. Ressam olarak hayatım boyunca sürekli sanatın ölümüne karşı durmaya çalıştım. Benim gericilikle ve ölümle anlaşma içinde olduğumu kim bir an için bile olsa düşünebilir? ... Üzerinde çalıştığım ve Guernica ismini vereceğim resimde, ve son zamanlardaki tüm eserlerimde, İspanya'yı acı ve ölüm okyanusuna batıran askeri sınıfa duyduğum nefreti açıkça göstermekteyim."Picasso, Guernica üstüne, 1937

Bu resim şu anda Madrid'de Reina Sofía Müzesinde bulunmaktadır. Picasso, bir sergisi sırasında kendisine, "Bu resmi siz mi yaptınız" diye soran bir Alman generaline, "Hayır, siz yaptınız" cevabını vermiştir. Bu resim Picasso'nun savaşa ve Guernica'nın bombalanmasına karşı duyduğu güçlü nefreti anlatmaktadır. Resimdeki insan ve hayvan figürleri acı, hüzün ve savaşa karşı duyulan nefreti yansıtmaktadır.

    Guernica...

18 Kasım 2014 Salı

Deliler Gemisi / Hieronymus Bosch

Öte'denBeri severiz deliyi efenim, hor görmez hoş görürüz ve güleriz..  ucu kırık gövde sağlam kalemimi tembel kuyulardan teslim alma zamanı geldi derken kömür tonunda harfler, sıcacık,  deli deli dans ediyor, gülüyorum..

Toz Pembe Bir Deliliktir Yaşamak
Uz'un buz kestiği yerdeyiz,
 kurmuşuz sofrayı,
notalar meze,
açık deniz bir ormanı mesken tutmuşuz,
boy boy dalgalar ağaç gölgesi
üstümüze üstümüze düşmekte...
  
Hieronymus Bosch

Desiderus Erasmus / Deliliğe Övgü

ta baştan söylediğim gibi işte; zıtlıkların mükemmel uyumunda git öte gel beri, öte'denberi...
 
'akıl, kendini ancak deliliğin zıddında, deliliğin zıddı olarak tanımlayabilmektedir. öyleyse delilik toplum düzeninin varlığı için gereklidir; çünkü bu düzen kendine ancak negatifin aynasında kimlik verebilmektedir.'
 
cehalet ve bilgeliğin dansı
 
 
Desiderus Erasmus
"kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir"
 

Kafka-Dönüşüm

Kimselere yüklenmedim, yaslanmadım  Öte'denBeri...
Bir gün kendimden, üstüme aldığım tüm ödevlerden koşar adım kaçmaya karar verirsem, 
biraz da benim yükümü başkaları taşısın dersem, 
başkalarının sırtında el ense yatayım dersem, 
düzenin baş kahramanı tüm patronlara ise isyanım; 
"köleniz değilim artık yeter!" çığlığında isem, 
A grubu bir salak olarak, Asalak olarak uyanırsam ben de...




Dönüşüm; hepimizin günlük isyanlarını ütopik bir tepki olarak bir pazarlamacıyı kelimelerle böcek olarak resmedişi Kafka'nın. Vermeyi bıraktığı andan itibaren sesinin sinek vızıltısına benzetilerek söz söyleme hakkı elinden alınan kahraman, zamanla yalnızlığa, açlığa ve ölüme teslim olur...Sistem içinde veren el değil de alan el olduğunuzda daha az duyulur olur sesiniz ve yok sayılırsınız zamanla. Varlığınızın yegane yansıması vardır artık; yaydığınız huzursuzluk !

30 Temmuz 2013 Salı

Reis SEATTLE' ın ABD Başkanı Franklin Pierce'a Mektubu (1854)

"Ben vahşiyim 
ve dumanlı demir atın 
bufalodan 
nasıl önemli olabileceğini anlayamıyorum!."
Reis Seattle
Washington’daki Büyük Şef topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış… Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinimi yok. Ama biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz. Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor!  Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltılarına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz?

Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlayamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün o kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldıyarak uçuşan her bir böcek, halkımızın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır. Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek, o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, bizim kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal bunlar da bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan bularlaşan ısı ve insan; hepsi aynı ailedendir. Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken bizden çok şey istemiş oluyor.

Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!.. Öyleyse topraklarımızı alma önerisini düşüneceğiz. Ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Dereler ve nehirlerden akan pırıltılı sular, sadece su değildir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlayınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki her bir yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Eğer toprağımızı size satarsak hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza da öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize göstereceğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili her zaman, ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi önünden kaçması gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, ağaçlar dünyanın bu parçaları, bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası diğeri ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parçalar olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değil düşmanıdır. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder. Ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Dünyayı çocuklarından uzaklaştırır. Buna da aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur.

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Bilmiyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin yer yoktur. Orada bahar gelince yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, takırtı bizim kulaklarımıza bir hakaret gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinleyemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderiliyim… Bunlardan başkasını anlayamam…

Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini, yağmurun temizliğini, çam kokulu rüzgarı herşeye yeğler. Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam, öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir. Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhunu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tad alan rüzgarı koklamasını öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Toprağımızı almak önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak… Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm!.. Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hala anlayamadığım binlerce bufalo.. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın bufalodan nasıl önemli olabileceğini anlayamıyorum!.. Ve biz vahşi olduğumuzdan bufaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer bütün hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü. Ayakları altındaki toprakların, büyük babalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar.

Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin: Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün her şey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çünkü çocuklarımız babalarının aşağılandığını görürler. Kalan günlerimiz çok olmayacaktır. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için, bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak… Bunun için neden yas tutalım?

Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi; insanlar gelir ve insanlar gider. Şimdi de sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte beyaz adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bir gün bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde Tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız!.. Eğer Tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek Tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama olamaz.

Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.

Son, bize bir sırdır… Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz. Dipdiri tepelerin konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufaloların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş?.. Kartal nereye kaybolmuş?.. Hızlı koşan bir ata ve av avlamaya neden veda etmek gerecekmiş?.. Bütün bunlar ne demektir?.. Yaşamın sonu… Ve; herhalde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı…

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu belki de bize vaat ettiğiniz bölge için olacaktır. Orada belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz. Bu dünyada, son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı yeni doğan bir çocuk anasının yürek atışını nasıl severse, öyle severler… Öyle ise, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız.

Onu çocuklarınız için; bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz. Göreceksiniz… Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz.

Duwarmish Kızılderililerinin Reisi

Reis  Seattle

28 Mayıs 2013 Salı

Kemanın Kahkahası - Itzhak PERLMAN

Itzhak PERLMAN - Kemanın gülen sesi, hatta kahkahası...OTE'denBERİ zevkle dinlemek ve dinletmek için kulağının duyduğu günde duyurmak için sunar..
İsrailli-Amerikalı kemancıorkestra şefi, ustalık sınıfı (master class) eğitmeni. 20. ve 21. yüzyılın en üstün kemancılarından biri olarak görülmektedir. Halen eşiyle birlikte New York’ta yaşamaktadır. Whttp://tr.wikipedia.org/wiki/Itzhak_Perlman



derlerki : Müzik otoritelerince 20. ve 21. yüzyılın "en üstün keman virtüözü" kabul edilen Itzhak Perlman, bu akşam İstanbul Kongre Merkezi'nde konser verecek. (28.05.2013)

derki :  "Çaldığım herşey, en iyi eser ve en iyi besteci oluyor. Bir şeyi beğenmezsem çalmam. Çalmadığım herhangi bir şeyi sevmiyorum" 

Itzhak Perlman, 4 yaşında geçirdiği çocuk felci sonrası düzelme göstererek koltuk değnekleriyle yürümeyi öğrendi. Perlman, koltuk değneklerinin yanı sıra hareket etmek ve otururken keman çalmak için elektrikli "amigo scooter" kullanıyor.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Sunay Demircan'ın kaleminden; Yolculuk nereye veya quo vadis?

"Dilerim ki, Tanrı toprak ana ile gök babanın evladı olduğumuzu hatırlatmak için çok acı çektirmez." S.Demircan

Öte'denBeri  cevabını aradığımız sual ile kapı açmış Sn.Sunay Demircan bu yazısına...

Yolculuk nereye veya quo vadis?

Havyar sever misiniz? Ayıptır söylemesi, eskiden az da olsa yerdim. 

Bizim evin arkasında tutulurdu dünyanın en kıymetli havyarını sunan balık, morina (mersin balığı). Karadeniz’de yaşayan mersin balıkları yumurtlamak için Kızılırmak’dan içeri girmeye çalışırlarken, yakalanırdı.

Dev balıklardı mübarekler. Ben diyeyim 100 kg., siz deyin 200... Vallahi avcı palavrası değil, 1.500 kiloluk morina var tarihte. 
Kuyruğu bile Karadeniz illerini beslemeye yeterdi (bu biraz avcı işi oldu) Simsiyah, pırıl pırıl bir havyar çıkardı içinden. Güzelce işlenip, kutulanır, doğru yurt dışına giderdi. 

Geçen gün bir marketin balık reyonunda gördüm. Bilenler bilir, havyar (siyah) kutusu tipiktir. Baktım, Rusça ve kril harflerinin takliti ingilizce chaviar yazıyor kapakda. Bir de mersin balığı resmi. Altında da, “original product of Russia” yazmışlar.

Karadenizde mersin balıklarını bitirdik şükürler olsun. Ruslar, Azeriler ve İranlılar uyanıklık yaptılar, Hazar Denizi’nde balığı yakalayıp ameliyatla yumurtasını alıp, balığı geri bıraktılar.

Biz Türk usulu çalıştık, balığı da, yumurtayı da yedik. (Hatta yumurtlama erginliğine gelmemiş balıkları da yedik).
Kavanozdan gördüğüm kadarıyla siyah inci taneleri parlıyor, tıpkı havyar. 

Satıcıya sordum,“bu mersin balığı havyarı mı?”,“evet abi” dedi.

“Neden ucuz?” “Rusya’dan geliyor abi, Hazar havyarı”.
Kavanozun altındaki etiketi de okumalı. Derin bilgiler var orada. 
İçindekiler: okyanus balık bulyonu (uskumru); tuz, zeytin yağı; pektin E211, sodyum benzoat E202, Potasyum Sorbat, Doğal renk E153. Muhteşem, değil mi?
Sen uskumruyu al, parçala, minik toplar yap, siyaha boya, koruyucu kimyasallarla harmanla ve elaleme “doğala özdeş havyar” diye kakala. Satan adamın haberi yok. 

Baktım markette zencefilli gazoz da var, ithal etmiş büyüklerimiz, sağolsunlar. İçinde zencefil var mı? Yok. Aroması da, rengi de yapay. Ama kendisi doğala özdeş. 

Bizim bir çiçekçi var, serada karanfil ve gül yetiştiriyor.

Satmadan önce üstlerine koku sıkıyor. Doğala özdeş gül! Zavallı bülbül!

Kayseri’nin en ünlü mantıcısına götürdüler, 
Kaşıkla diye bir yer. ‘Yer’ demek doğru değil, entegre tesis mübarek.Bir kapıdan 80 kilo giren, diğer kapıdan 100 kilo çıkıyor. “En iyi Kayseri mantısı burada”

Aldım iki kutu, eve getirdim koydum dondurucuya.

Bir ay sonra yemeğe kalktık, baktık mantı acılaşmış.
Niye ki? Et mi bozuldu?

Etin bozulması mümkün değil, çünkü et yerine soya kıyması kullanıyorlar, içinde et olan mantı neredeyse kalmadı.

Acılık içindeki azot gazından geliyor. Raf ömrü uzasın diye paketlenme aşamasında azotu basmışlar mantıya. Doğala özdeş!

Bir bilgi daha: O, mantının raf ömrü uzasın diye içine konan azot gazı zamanla gıda zehirlemesine yol açıyor.Bunların hepsi doğayla özdeş gazlar. Onlara “gıda gazı” diyorlar. Azot gazı da, oksijen de istenmeyen durumlarda inert atmosfer oluşturarak gıdaların kısa sürede bozulmasını önlüyor.Mesela, taze etlere de oksijen gazı veriyorlar ki, hep taze, kıpkırmızı görünsün raflarda. Yasal bunlar, girin internete “gıda gazı” diye yazın, görün neler yediğinizi.

Markete üzüm gelmiş. Kırmızı, iri, dipdiri şeyler.
Erik gibiler maşallah! Nereden geliyor bunlar? Şili'den. Şili mi? Evet! Kaç gündür buradalar?
3-5 gün oldu.

Düşünün, Şili'nin bir köyünde topluyorlar bunları. Uzun yolculuklar sonunda bizim kasabaya kadar geliyor.

Bir süre bizim manavda bekliyor. Alıyorsun eve getiriyorsun, evde de 3-5 gün daha, bana mısın demiyor. Hala kütür kütür. 
İyi ama, nasıl? Şahane şeyler var, adına ilaç diyorlar. 

Üzümlere verilen bu ilaçlardan birinin etiketindeki faydaları sayalım mesela:Dane büyüklüğünü arttırır, Dane ağrılığını arttırır,

Dane şeklini daha düzgün olarak değiştirir,
Tam olgunlaşmadan daneye parlak sarı yeşil rengini verir,
Dayanıklı ve dirençli kabuk sayesinde hasat ve hasat sonrası olabilecek yaralanmalar en aza iner, hastalıklara direnç katar,
Kullanım dozu yükseldiğinde sofralık üzümlerde hasadı geciktirir. Raf ömrü uzar.
Nedir bu? Sitokinin. Büyüme hormonu.
Bakın şu şansa ki, sitokinin insanda da aynı işe yarıyor.
Sonra anneler şikayet ediyorlar “ee benim çocuk erken kıllanıyor!” Bu dünya böyle hanım abla, sen üzümü alırken kıllanmazsan, çocuğun kıllanır. 

Adana’da çiftçilerle çalışıyoruz.

Yaz güneşi altında soğutması olmayan tankerle süt topluyorlar mandıralara. Şöföre soruyorum “bozulmuyor mu bu sıcakta süt?”“Abi, tankere iki bardak hidrojen peroksit döküyorum, akşama kadar bir şey olmuyor.”Hidrojen peroksit dediği şey kadınların saçlarının rengini açmak için kullandıkları bir kimyasal. Çok kötü değil, sadece canlıları öldürüyor. Süte koyunca bütün bakteriler ölüyor, geriye bozulacak bir şey de kalmıyor. Doğala özdeş süt!

Bu anlattıklarımın hepsi yasal. Temel problem şu ki: 
İnsan doğa ilişkisi değişti. İnsan yeni bir doğa kurgusu yaptı, kendini doğanın dışına aldı, doğayı alınır-satılır mal yaptı, sentetikleştirdi ve tüketime sundu.

Hal böyle olunca, insan kendinin doğal bir varlık olduğunu unuttu. (beşer işte, unutacak elbet)

İnternetten pantalon, ayakkabı, peynir, arkadaş ve sevgili edinmeyi marifet bildi.Optik kabloların sunduğu hayatı da hayat bildi. insan artık bu Doğala özdeş!

Direnmek lazım.

Bakkalı, manavı, kasabı, süpermarkete karşı korumak lazım.
Semt pazarlarını kullanmak, pazarcı esnafıyla dostluk kurmak lazım. 
Hijyen, reklam, ambalaj illizyonuna teslim olmamak lazım.
Bir de, son moda “doğal ürün – yöresel ürün pazarı” adıyla işin cılkını çıkartanlara karşı uyanık olmak lazım.
Ama en önemlisi, Ara sıra doğaya çıkıp, derin derin nefes almak lazım.
Dilerim ki, Tanrı toprak ana ile gök babanın evladı olduğumuzu hatırlatmak için çok acı çektirmez.

Sunay Demircan

"Sınırda Yaşamak"

Doğduğum toprakların siyah akan terine, emeğine selam olsun.. 
İşçi Bayramı yaklaşıyor. 
Emeğe dost bütün gönülleri  OTE'denBERİ sevgiyle, saygıyla ve de hasretle selamlıyoruz..


 "Festivalindeğişmez illüstrasyonu Karagöz ve Şarlo bu yıl“Sınırda Yaşamak” temasıyla mitolojide tanrılar tarafından cezalandırılan ve bu cezaya direnen ilk insan Sisyphus’a (Sisifos) gönderme yaparak, Ortadoğu’daki savaşın,  açlık ve yoksulluğun sınırlarında umudu ve emeği ile ayakta kalmaya çalışanların öykülerini beyaz perdeye taşıyor. " 
devamı için http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=412732&kn=12&ka=4&kb=12

5 Şubat 2013 Salı

Dave Brubeck


Take The 'A' Train - 1966

 92. yaş gününden 1 gün önce Han'ı terketti, ( 6 Aralık 1920 - 5 Aralık 2012 ) 
Öte'den beri ve sonra, dinleyin, dinlenin..


mutluluk...