Hakkımda

Fotoğrafım
gelip geçerken kancasız oltama takılanlar;
iç ama... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iç ama... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2012 Pazar

BİRA...





Badweiser

Su ve çaydan sonra en çok tüketilen üçüncü içecek, bira...OTE´denBERI yaz aylarinin vazgecilmezi Bira´ya bir goz gezdirmek istedim. 


Düşük alkollü bir içki olup, tahıl ve özellikle arpa maltının mayalandırılması yöntemiyle üretilip, su ve genellikle şerbetçiotu içerir. 
Şerbetçiotu : kendirgiller familyasından Temmuz-Eylül ayları arasında yeşilimsi beyaz çiçekler açan 2,5 yüksekliğinde bir otsu bitki olup diğer adı bira çiçeğidir. Bursa ve Bilecik havalisinde geniş çapta ekimi yapılmakta.
 Uluslararası bir içecek olan biranın yapımı, ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Belçika'da , tıpkı Fransız peynirlerinde olduğu gibi, bir yılın günleri kadar çok bira çeşidi sayılabilir, İngiltere'nin "a-le"leri, İrlanda' nın "stout"ları, Danimarka'nın "pilsner"leri, Almanya'nın "lager"ları ünlüdür. Ve tabii ki tüm Avrupa'da Çek Cumhuriyeti'nın Pilsen şehrinden adını alan, genelde tüm sarı biralara adını veren "pils"ler revaçtadır.


Vedat Milor´un gectigimiz yil gerceklestirdigi Bira Paneli siralamasinada maalesef Efes Pilsen son siraya yerlesti.
Kor tadim seklinde gerceklesen panelde 6 juri uyesi 22 bira tatdi. Degerlenirme yapilirken renk, kopuk, koku ve tat gibi dort temel olcut dikkate alinmis.
Cek lager´i Badweiser 21 puanla birinci oldu..Bol serbetciotu kullanilan bu biranin ozellikleri son derece temiz ve dengeli olusu, damakta kalici olmasi ve hos bir tat birakmasi.


Hos yumusak ve hafif baharatimsi tadi ile Beck ikinci...
Amstel ise ucuncu...

Vedat Milör der ki ....
İkinci panele aldığımız 13 bira ise tamamen ayrı bir kategori oluşturdular. Dünyanın en ünlü biralarının bulunduğu bu paneli öne alsaydık herhalde, Teoman beyin söylediği gibi, “İlk paneldeki notlar daha da düşük olurdu”.
Bu biralar o kadar güzel ve kompleks biralardı ki, başkanımız Teoman beyin önerisi ile bu biraları not vererek değerlendirmedik, ne içtiğimizi bilerek tadını çıkarmaya baktık. Not verseydik en az 10 tanesinin 5 üstünden
5 alacağı kaçınılmaz olan bu biraları kısaca okuyucuya tanıtmak istiyorum. Tadına baktığımız toplam 13 biradan beni özellikle etkileyen dokuz tanesini aşağıda yazıyorum istedim. Bu sıralama kaliteye göre değil, bizim tadım sıramıza göre düzenlenmiştir:

Schneider Weisse: Münih’te üretilen enfes bir buğday birası. Aromasında muz kokusu olan ve çok özel bir maya ile üretilen bu birayı Teoman bey ithal ediyor.
  Schneider Aventinus: Yarı arpa, yarı buğday. Müthiş bir köpük ve tropikal meyve andıran bir aroma. Damakta yayılan, adeta kremamsı bir dokusu olan bir başyapıt. Şerbetçiotu tadı geri planda. Teoman beyin ülkemize getirdiği mükemmel biralardan biri.
  Duvel: Yüzde 8,7 gibi yüksek alkollü ama boğaz yakmıyor, zarif ve insanın iştahını açıyor.  Dünyada buna benzer bir bira yok. Herhalde çok özel bir maya kullanıyorlar.
  Sierra Nevada Pale Ale: Amerika’da üretilen ale tipi biralar arasında en iyilerinden biri. Her zaman güvenilir, kompleks ve adeta baharatımsı bir aroması, orta damakta kendini hissettiren kalıcı lezzeti ve güzel dengesi var.
  Brooklyn Brown Ale: Teoman bey hem Brooklyn Lager hem de Brown Ale getiriyor. Eline sağlık. Karamelize bir lezzeti olan, kakao kokulu brown ale bence çiğ istiridye ile enfes bir uyum sağlayacak güzel bir iksir.
  Arrogant Bastard Ale: Amerika’da bir bira devrimi yaşanıyor. “Venture capitalist” denen, riskli alanlara yatırım yapan girişimciler zanaatkâr bira üretmek isteyen gençleri destekliyor. Bunun sonunda da hiçbir şekilde kategorize etmesi mümkün olmayan ilginç biralar ortaya çıkıyor. Arrogant Bastard da (“küstah piç” diye çevrilebilir) bunlardan biri. Single malt viski gibi bir bira bu. Acımsı ama çok boyutlu. Aromasında laym ve meyankökü dikkati çekiyor (meşe fıçıda yıllanmış).
 Aecht Schlelferia Bamberg: Teoman beyin getirdiği başka bir güzel. Marzen tipi, isli bir bira. Boşnak usulü isli bir etle herhalde ancak cennette bulunacak bir bileşim yaratır.
  Saison Imeriale Belgian Farmhouse: İnanılmaz kompleks, sezonluk bir Belçika birası. Her yudumda insanın ağzında değişik bir lezzet kalıyor. Bitim son derece uzun ve zarif. Bira dünyasının Romanee Conti’si!
  Chimay Blue: Belçika trappist biralarından. İnsanın içini ısıtan efsanevi bir bira. Saison, Romanee Conti ise bu Petrus.

16 Nisan 2012 Pazartesi

KONYAK..

İyi konyak kokusu ile kendini belli eder;
Hoş ve cezbedici kokuyorsa iyidir, ispisto gibi kokuyorsa şüphelidir.
Renk çok önemli değildir; kanunlaştırılmış yapımında karamel kullanımına izin verilir rengi için.
Kadehi çalkaladığınızda damlalar ne kadar ağdalı, hacimli ve akışkanlık dolu dolu ise o kadar iyidir.
Küçük bir yudum aldığınızda boğazınızı kaba bir alkol yakmamalı, ağzınızı tırmalamamalı,
yumuşak, dinlenmiş, olgun bir içki boğazınızdan aşağıya bir kadife gibi akmalı. İyi bir konyak böyledir.

Şapka çıkartılan konyaklar;

Hennessy...

Hine...

Courvoısıer...

Camus...


Remy Martin...


Tuğrul ŞAVKAY derki...

Swissotel the Bosphorus'taki Şarap Dostları Derneği'nin şubat toplantısı muhteşem bir konyak tadımına ayrılmıştı. Dünyanın en ünlü konyak uzmanlarından Hennessy'nin satış direktörü Armanyaklı Bay Chapeau ve Medoclu şarap şövalyesi eşi Bayan Chapeau toplantının onur konuklarıydılar. Onur konuğu olmanın ötesinde, tadımı bizzat Bay Chapeau yönetti.

Şarap dostlarının şarap tadımı dışındaki çalışmaları garip gelebilir. Oysa unutulmamalı ki, konyak da bir şaraptan yola çıkılarak yapılmakta. Şarap yoksa, konyak da yok! Zaten hikâye de üçüncü yüzyılda Roma İmparatoru Probus'un şimdiki Konyak bölgesinde bulunan Saintonge bağlarını ihya etmesiyle başlamış.

Onikinci yüzyılda bir başka soylu, Onuncu William, Poitou bağlarını ıslah etmiş. Hemen bir yüzyıl içinde bu bağlardan elde edilen üzümlerle yapılan şaraplar, Kuzey Avrupa'da çok beğenilmiş. Damıtık içki uzmanı olan Felemenkler, Konyak'tan aldıkları düşük alkollü ve yüksek asitli şarapların uzun yolculuklara dayanmadığını görünce, bunları damıtık birer içkiye dönüştürmeyi akıl etmişler. Yani konyağın mucidi, çoğu kişinin sandığı gibi Fransızlar değil, Hollandalılar. Ancak şarabı iki kez damıtmak -ki, konyağın temel bir özelliği bu- fikri de Fransızlara ait. Bu yıllarda bir de gemilerde Limousin fıçılarda taşınan konyağın geliştiği görülmüş.

Fransızların bu işleri -yani bu bağlamda içki yapımını- çok ciddiye aldıkları malum. Konyak yapımında da aynı ciddiyet sözkonusu elbette. Konyak imalatı 1909 yılında çıkartılan bir kanunla düzenlenmiş. Konyak yöresi yine kanunla tanımlanmış. Bağlar kadastro görmüş. Üzüm çeşitleri tespit edilmiş. Hangi üzüm çeşitlerinden ne oranda kullanılabileceği yazıya geçirilmiş. Elde edilen damıtığın kaç yıllık meşe ağaçlarından yapılmış fıçılarda ne kadar bekletilmesi gerektiği kayıt altına alınmış. Yeri geldi mi bilmiyorum ama, ben yine de söyleyeyim: Ancak bütün bunlardan sonra elde edilen içkiye ‘‘konyak’’ demek mümkün oluyor!

FIÇIDA OTUZ AY 15 Mayıs 1936 ve 13 Ocak 1938 tarihli kanunlara göre konyak yapımında yüzde doksan oranında Ugni Blanc, Folle Blanche ve Colombard sepajları (yani üzüm çeşitleri) kullanılabilir. Yüzde onu aşmayacak oranda ise Blanc Rame, Jurançon, Montils, Semillon, Select sepajları şaraba katılabilir. Aynı yasalar imbiklerin mutlaka yüzde yüz bakır olmasını öngörür ve kapasiteleri 30 hektolitreyi aşamaz, içine ise ancak 25 hektolitre şarap konabilir. Damıtığın alkol derecesi azami 72 derece (hacimde) olabilir. Bu ve benzeri daha birçok ayrıntı yasalarla düzenlemiş. Yasalara karşı gelmek ise asla düşünülemez. Zaten yasalara uyumu polisler değil, konyak imalatçıları ve satıcılarının ortaklaşa oluşturduğu mesleki bir sivil kuruluş (Konyak Ulusal Meslek Bürosu) denetler. Kurallara uymayanlar derhal ticaretten dışlanırlar.


Ancak her şeyin kanun şemsiyesi altına alındığını söylemek biraz haksızlık. Mesela adı geçen ve diğer ilgili kanunlar konyağın dinlendirileceği fıçıların meşe olması gerektiğini söyler de bunun hangi ormandan kesilmesi gerektiğini söylemez. Oysa konyak üreticileri arasında sözbirliği edilmişçesine yalnız ve yalnız Tronçais ve Limousin meşeleri kullanılır. Yasalar imbikten su berraklığında akan konyağın o asil rengini alması ve bu arada alkolün meşedeki tanenleri ısırarak koparması ve onlarla zenginleşebilmesi için asgari otuz aylık bir fıçıda bekletme süresi öngörür. Buna karşılık hiçbir konyak üreticisi bu süreyle yetinmez. Şişeye konan en ucuz konyak bile daha uzun bir dinlendirmeden geçmiştir.

Konyak şişelerinin üzerinde yazan ‘‘V.S.’’, ‘‘V.S.O.P.’’, ‘‘X.O.’’ gibi ibareler için yasanın öngördüğü yıllandırma sürelerine hiçbir konyak firması uymaz. Yasa üç yıl dinlendir derse, onlar ağızbirliği etmişçesine beş-altı yıldan önce fıçıdan çıkarmazlar içkiyi. Beş yıl diyorsa, on yılı az bulurlar. Demek ki, yasaları koymak yetmiyor, yapılan işe saygı, ürününü benimseme, kamu vicdanı ve ticari ahlak da gerekiyor.

EN GENCİ 38 YAŞINDA Öte yandan içtiğimiz konyaklardan bahsetmezsem, çatlarım doğrusu. Bay Chapeau, bize Konyak bölgesinin en zarif şarabını veren Grande Champagne, onu izleyen kalitedeki Petite Champagne ve onları sırası ile takip eden Borderies ve Fins Bois bölgelerinden elde edilmiş ve kimi imbiğin musluğundan doldurulmuş, kimisi ise çok kısa süre saklandığı fıçıdan ana bağrından koparılıp alınmış gibi şişelere konmuş örnekler tattırdı. 1995 ve 1997 ürünleri olanca hamlıklarına ve 70 derecelik sertliklerine rağmen, içki uzmanlarının asla kaçırmayacağı çiçeksi ve meyvemsi kokularını da bağırlarında taşımaktaydı. Petite Champagne'dan gelen 1979 tarihli örnek ise yavaş yavaş olgunlaşmaya başlayan bir konyağın çocuksu yanlarını sergilemekte ne kadar başarılıydı!

Yukarıda anlatılan konyaklar -hatta çoğu yeterince veya hiç fıçıda bekletilmediği için ‘‘konyak’’ adını haketmiyordu- ticari olmayan numuneler. Satılmaları mümkün değil. Ancak böyle bir profesyonel tadımda görülmeleri ve içilmeleri mümkün. Ama bunları tatmadan da ardından gelen ticari örnekleri gereğince takdir etmek mümkün değil. Tam açılımı ‘‘Very Special’’ (Çok Özel) olan V.S. konyaklara dudak büküp geçmek artık hiç mümkün mü? Konyak sırıflandırmasında en alt sırada yer almaları da mutlaka belli bir düzeyin üzerinde bulundukları gerçeğini değiştirmiyor. Bay Chapeau hiçbir eli yüzü düzgün V.S. konyağın kırktan az değişik konyağın harmanından oluşmadığını söyledi. ‘‘Very Special Old Pale’’ (Çok Özel Eski ve Soluk) denilen V.S.O.P. konyaklarda ise, dinlendirme süresi yedi yıldan az olmamakla birlikte, çoğu firma yirmi beş yıla uzanan bir süreyle altmışa yakın farklı konyaktan oluşan bir harmanı fıçıda dinlendirmekte. Benim favorim ise bu tadımda içtiğimiz Hennessy X.O. oldu. Yaklaşık elli yıllık bir dinlendirme ve yüze yakın mükemmel konyağın harmanından oluşan bu içkideki kuru meyveler -ve bilhassa kuruüzüm- tadı ve konyağın derinliği çok etkileyiciydi doğrusu.

Her konyak meraklısının koleksiyonundan asla eksik etmediği dünyanın en zarif içkilerinden biri olan ‘‘Hine’’ın 1953 Grade Champagne'ını herhalde uzun süre unutmak mümkün olmayacak. Bu kadar ince, zarif, hoş bir konyağı koklamak bile insanın başını döndürmeye yetiyordu. Hele Bay Chapeau'nun ne yapıp edip bulduğu bir 1972 ‘‘Early Landed’’ Hine ise önümde bambaşka ufuklar açtı.

Vaktin çok gecikmesinden degüstasyonun en muhteşem eseri, Richard Hennesy -tıpkı bu yazıda olduğu gibi- sona ve biraz da dona kaldı. Böylesine bir konyağı beş-on dakikada tatmak sözkonusu bile değil. Müthiş bir aşk yaşanabilecek bir konyakla biz sadece tanışıp el sıkışabildik. Düşünün ki Richard Hennessy'nin içinde iki yüz değişik konyağın inanılmaz bir dengesi ve bu denge içinde birlikteliği sözkonusu. Bu konyakların en genci otuz sekiz, en yaşlısı ise yüz otuz sekiz yaşında! Böyle bir içki karşısında ayağa kalkıp şapkayı çıkarmak ve önce Richard Hennessy'yi, sonra da bize onu tanıştıran Bay Chapeau'yu derin bir reverans yaparak selamlamak geldi hepimizin içinden. Richard Hennessy'nin bir şişesinin üç bin dolarlık (yaklaşık yedi yüz elli milyon Türk Liralık) fiyatı ise konyağı tanıyan biri olarak bizi hiç mi hiç etkilemedi doğrusu.